4 Temmuz 2012 Çarşamba

Ötenazi talebi (Guzaarish): Bir Bollywood masalı

Büyüleyici sinema dendiği zaman aklıma önce Bollywood gelir.

Ağrı Dağı'nın havasına benzetirim Bollywood filmlerini. Doğubeyazıt'ta bulunduğum bir zaman dört mevsimi birden tecrübe etmiştim aynı gün içinde: Dolusu, karı, yağmuru, rüzgarı, gök gürültüsü, fırtınası derken bir anda masmavi gökyüzünde yakıcı güneşi art arda sıralanmıştı, inanılmazdı...

Böylesine sürprizlerle doludur Bollywood filmleri de: Kâh kahkahalara, kâh gözyaşına boğar adamı, bir an düşündürür, düşlere daldırır; hafif gülümsetir, sonra bir bakmışsınız yerlerde süründürür, ama ama sonunda mutlaka neşeye bağlar dansıyla, müziğiyle, coşturur kopartır: Sersemletir, bitirir, allak bullak eder adamı, yerin dibine sokar vallah!

Beni sarsmaz diyene; gözün yaşını, kahkahasını tutabilene En Duygusuz Seyirci BOscar'ı benden! Uğraşma, uğraştırma be dostum, mümkün değil!

Raj Kapoor'un Avare'sine (Awaara, 1951) kim dayanabilir...

Kötü olarak niteleyebilirsiniz (herhangi) bir Bollywood yapımını ama asla nefret edemezsiniz ondan, sonunda sevebilirsiniz bile onu hatta...

Hollywood'a karşı hem kendi seyircisi önünde hem de deplasmanda kafa tutabilen tek sinemadır Bollywood!

Guzaarish'te (Sanjay Leela Bhansali, 2010), bir zamanlar Dünyanın en iyi sihirbazı olan Ethan Mascarenhas (Hrithik Roshan) 14 yıl önceki bir gösterisi sırasında yaşadığı talihsiz kazadan sonra kötürüm kalır. Son 12 yıldır sağlık durumu - bu süreçte ona çok iyi bakan hemşire Sofia D'Souza (Aishwarya Rai) sayesinde - nispeten stabil kalan Ethan yazdığı kitaplarla ve radyo şovu ile yeni sihirlerini milyonlara aktarmayı sürdürmektedir. Fakat artık iç organları iflas etmeye başlamıştır. Hastaneye yatırılması, makinalara bağlı yaşaması gerekmektedir. Ethan ötenazi hakkı için Hint Mahkemelerine başvurur ve böylece hayatının mücadelesi başlar...

Umutsuz vaka Ethan bu mücadelesinde acaba mutlu sona ulaşabilecek midir?

Mavi-yeşil gözlü Dünyalar güzeli hemşire Sofia'nın olağanüstü dans şovuyla başbaşa bırakıyorum sizleri. Hemşire Haanım hastasıyla ilgilenmektedir yine, eğlenirken bile:





Sinema neredeyse 125nci yaşını devirdi ama Bollywood formülü hiç değişmedi...

Masal gibi; bıkmadan, usanmadan defalarca izlenebilir Bollywood filmleri... Büyüleyici, değil mi?...

Etkilenmemek mümkün değil be dostum!

İyi Seyirler,

Esen K.

Filmin Künyesi:

Guzaarish (Talep) - 2010

Yönetmen: Sanjay Leela Bhansali (SLB)
Senaryo: Sanjay Leela Bhansali
Görüntü Yönetmeni: Sudeep Chatterjee
Oyuncular: Hrithik Roshan, Aishwarya Rai Bachchan

Süre: 126 dak
Ses Kaydı: Dolby Digital
Yapımcı: SLB Films







29 Haziran 2012 Cuma

Mühürlenmiş Zamanda Anadolu

Beyaz perde karardığında, Bir Zamanlar Anadolu'da (Nuri Bilge Ceylan, 2011) bittiği anda oturduğum yerde kalakalmış, yerimden kıpırdayamamıştım bir süre... Keşke hiç bitmeseydi duygusuna kapılmış, teslim olmuştum filmin akışına... Acaba neden? Bu soru uzun süre beynimi kurcaladı. 


Andrei Tarkovski'nin sinema üzerine tezlerini kaleme aldığı 'Mühürlenmiş Zaman'ını tekrar okuyunca soru cevabını buldu...


Sinema, diğer hiçbir sanat dalının sahip olmadığı olanaklarıyla yönetmene neredeyse sınırsız bir özgürlük alanı sağlar. 

'Sinema, diğer sanat dallarının bir sentezidir' benzeri yaklaşımlar sinemaya hakarettir. 
Tarkovski'ye göre: 'Bu, sinemanın sanat olmadığını söylemekle eş anlama gelir. Oysa sinema, bir sanattır.' (Mühürlenmiş Zaman, Andrei Tarkovski)


Bu bağlamda, sinemanın diğer sanat dallarından belli ölçülerde yararlanma gibi önemli bir lükse sahip olduğu söylenebilir ancak. 

Diğer sanat dallarından yararlanma anlamında ölçüyü kaçıran bazı örnekler üzerinden gelebilecek itirazlara cevap vermek açısından hemen tüm filmlerinde müziğe aşırı derecede başvuran Finli yönetmen Aki Kaurismaki ele alınabilir: 

Tipik bir Aki filmi olan Kibritçi Kız'da (Tulitikkutehtaan tyttö, 1990) anlatının düzenleme biçimi, konuşamamanın vurgulanması ve müziğin aşırı biçimde kullanımı klasik melodramın sağduyusal işlevleriyle ilgilidir. Sadece yirmi dört satırlık bir diyalog içeren Kibritçi Kız, ilk bardan son bara kadar ünlü bir Fin tangosuna yer verir. Tango, Fin popüler kültür ve folklorunun çok önemli bir öğesidir. (Elli Çağdaş Sinemacı, Yvonne Tasker). 


Aki'nin filmlerinde tangolar görüntüde canlı olarak icra edilir, dıştan gelen sesler olarak değil; müziğin icracıları bir anda filmin içine nüfuz ederler. Şarkı sözleri diyalogların yerini alır: Fince Tangolar, Kibritçi Kız'ın ritmidir


Bu biçim Aki'nin tercihidir ve Aki bu tercihiyle başarılı olmuştur da...


Kibritçi Kız'ın can alıcı sahnelerinden biri:




Kökeni Cezayirli Çingenelere dayanan, sonradan Fransız olan Tony Gatlif de müziği aynı şekilde yapıtlarının merkezine oturtur mesela.

Konumuz dışında olan tür sinemasını bu noktada ayrı tutmak gerekir: Örneğin müzikallerin temeli müzikleridir ve bu tür yapıtlar bu temel üzerine bina edilir.

Bizim esas meselemiz sinemasını sadece sinemaya has olanaklarla kotarmaya gayret eden hatta bunu bir yerde kendilerine görev edinen yönetmenler. 

Tarkovski, sinema üzerine kaleme aldığı makalelerinde sinemaya has enstrümanları detaylı bir biçimde analiz ederek, kendince tanımlayarak ve nasıl kullanılacaklarını da eşsiz yapıtlarında göstererek önümüzü aydınlatmıştır.

 Zamanın Heykeltraşı Tarkovski'den Sinema'da Kurgu, Zaman ve Ritm üzerine

"Tarkovski, Ayzenştayn'ın tersine kurgunun bir filmi şekillendiren en önemli ögesi olduğu görüşüne katılmaz. Klasik kurgu sinemasına inanmaz. Onun kurgu sinemasını reddetmesinin nedeni, filmin beyaz perdenin sınırlarını aşarak genişlemesine izin vermemesi, yani seyircinin perdede gördüklerini kendi deneyimleriyle bağdaştırmasına olanak tanımamasıdır. Ona göre kurgu sineması, seyircisini bulmacalarla karşı karşıya getirir, simgeler çözdürür ve alegoriden zevk almasını bekler, seyircinin entelektüel deneyimine seslenir." (Mühürlenmiş Zaman, Andrei Tarkovski)

Sinemada, kurgu kesinlikle şart değildir: Mesela Hitchcock, "İp'i (The Rope, 1948) on dakikalık kesintisiz çekimlerle filme almış. Devamlılığı sağlamak için on dakikalık çekimler arasında oluşan kaçınılmaz aralığı sağa doğru karanlığa kaydırma yapıp daha sonra karanlıktan açılarak gizlemeye çalışmış." (Hitchcock Sineması, Robin Wood) 

Kısacası, Hitchcock kurgulama işini filmi kameraya alırken bitirmiş zaten.

Kurguyu şimdilik attık mı bir kenara... Gelelim zaman ve ritm konusuna:


Tarkovski; 'Filmsel görüntüye, bir çekim süresince zaman akışını yansıtan ritm tam anlamıyla egemendir.' diyerek zamanı ve ritmi bir filmi oluşturan tüm ögelerin önüne koyar. 

"Bir planında zaman akışını sezemediğimiz bir film asla düşünülemez" derken Lumiere Kardeşler'in Tren Geliyor'unu (L'arrive d'un train en gare de La Ciotat, 1895) örnek verir: (Tren beyaz perdeden taşıp seyircinin üstüne üstüne gelir ve izleyici sinemadan kaçar!)


"Filmin ritmini, kurgulanmış planların uzunluğu değil, onların içinde geçen zamanın yarattığı gerilim belirler. Dahası: Filmde zaman, kurgu sayesinde değil, ona rağmen akıp gider. Bu, planda sabitleştirilen zaman akışıdır. Ve yönetmen ise bu zamanı, önündeki kurgu masasında yatan bölümlerin içinden yeniden çekip çıkarmalıdır.", diyerek devam eder Tarkovski. (Mühürlenmiş Zaman, Tarkovski)


Bu tezden şunu anlıyoruz: Eğer çekim esnasında zaman akışını sağlam kazığa bağlayamadıysanız bu meseleyi kurgu masasında çözmek imkansızdır. Geçmiş olsun!


Tarkovski: "Nasıl durmaksızın akan ve değişen hayat her insana, her bir anı kendince hissetme ve kendince anlamlı kılma olanağı tanıyorsa, bir film şeridinde kusursuz bir şekilde sabitleştirilmiş, ama çekimin sınırlarından taşan bir zaman içeren hakiki bir film de ancak zaman onun içinde yaşayabiliyorsa zaman içinde yaşayabilir. Sinemanın özgünlüğü işte bu karşılıklı etkileşimde yatar.

Böyle bir durum gerçekleştirilebildiğinde film de çekilip birbirine eklenmiş bir film şeridinden daha fazlasını ifade eder." diyerek yavaş yavaş toparlamaya çalışır konuyu.

Devamında meseleyi bağlar: "Ritm, film bölümlerinin metrik bir düzen içinde birbirini izlemesi demek değildir. Ritm, daha çok, planlar içinde oluşan zaman baskısı aracılığıyla oluşur. Bir filmdeki en belirleyici ögenin herkesin sandığı gibi kurgu değil kesinlikle ritm olduğuna inanıyorum." 

"Sinemada ritm nesnenin çekimde görülen sabitleştirilmiş yaşamı aracılığıyla aktarılır. Örneğin kamışların hareketinden nehrin akışının niteliğini, nehrin basıncını tanıyabiliriz. Aynı şekilde, hareket akışı içinde çekime yansıyan yaşam süreci de bize, zamanın hareketi üzerine bilgi verir."
"Bir yönetmen bireyselliğini her şeyden önce zamanı sezinleyebilmesiyle, ritmle kanıtlar. Kısacası ben, çekimdeki zamanın bağımsız ve belli bir saygınlık içinde geçmek zorunda olduğunu düşünüyorum."
"Ritm duygusu, örneğin edebiyatta sahip olunması gereken sözcük hassasiyetiyle eşanlamlıdır. İyi seçilmemiş bir sözcük edebiyatta nasıl eserin gerçek olma özelliğini bozarsa ritm de filmde aynı şeye yol açar.
Bu nedenle benim mesleki görevim özgün, bireysel bir zaman akışı yaratmak, düşlere dalmış, ağır aksak ritmlerden taşan, coşan, hareket ritmlerine kadar uzanan içimdeki tüm özgün zaman duygusunu yansıtmaktır." (Mühürlenmiş Zaman, Tarkovski)



Bir Zamanlar Anadolu'da işte tam da bu bahsi geçen zaman-ritm ekseninde yakalamıştı beni, mıhlamıştı koltuğuma:

Bir sekansta çerçeveye hapsolurken, bir diğerinde perdenin sınırlarını aşıyordu zaman...

Su gibi akıp yol alırken bazı bazı; aksak ritme bağlayıp tıkanıp kalıyor, soluksuz bırakıyordu zaman zaman...

Anadolu'da bir zamanlar mühürlenmişti zaman...

Mesleki görevini başarıyla yerine getirmişti o zaman Nuri Bilge Ceylan!



Tarkovski, bir söyleşisinde; trenle seyahat ederken manzara gözümüzün önünden nasıl akıp gidiyorsa bir sinema filmini de beyaz perdede o şekilde izlemek gerekir demiş.

Eğer bir film zaten tarif ettiğin şekilde akıyorsa beyaz perdede; takip etmek için fazla çaba sarfetmek gerekmiyor be Usta...

Bir Zamanlar Anadolu'dayı izlerken perdede tıkır tıkır ritmiyle nehir misali şırıl şırıl akan Stalker (Tarkovski, 1979) başta olmak üzere Tarkovski'nin yapıtlarını an(ımsa)mamak mümkün olmadı benim için...


NBC'ye BZA'dan dolayı Saygılarımla,


Esen K.

















8 Mayıs 2012 Salı

Gus van Sant'ın Psycho'su: Orijinalinin karbon kopyası

Gus van Sant, Amerikan sinemasının son dönem yenilikçi cesur yönetmenlerinden.

Eserlerinden; Cannes'da Altın Palmiye ile birlikte En İyi Yönetmen ödülleri ile taçlandırılan Elephant (2003) su gibi akan deneysel kurgusuyla ve göz alıcı renkleriyle öne çıkarken; Utah coğrafyasının eşsiz çölünde, çakılında kayda alınan Gerry (2002) minimalizmin doruklarında dolanır.

Van Sant'ın en cesur girişimi 1998 senesinde Alfred Hitchcock'un Psycho'sunun (1960) karbon kopyasını çıkarmak olmuştur kuşkusuz.

Şu kopyalama meselesini biraz açalım: Jeneriğinden tutun da, diyaloglarına, müziklerine, sahne planlarına, Hitchcock'a özgü kamera hareketlerine dek herşey orijinalinin birebir aynısı neredeyse...

Doğal olarak oyuncular ve mekanlar farklı.

Orijinal Psycho siyah-beyaz iken ikizi renkli.

50'li yılların sonlarında geçen aslının aksine zaman olarak 90'ların sonları söz konusu bu versiyonda.

Bir de Bernard Hermann'ın - orijinali mono olan - müzikleri stereo olarak yeniden kaydedilmiş.

Aslı 109, kopyası 105 dakika sürer...




Julliane Moore (1960 - ) Lila Crane modunda
Vera Miles (1930 - ) Lila Crane rolünde
         






Orijinalinde Anthony Perkins'in hayat verdiği Norman Bates karakterini canlandıran Vince Vaughn selefini taklit etmeye kalkışmadan kendi özgün Norman'ını yaratmış. Böylece - Perkins'in Norman Bates'i düşünüldüğünde - çok da mantıklı davranmış, tuzağa düşmemiş...

Lila Crane rolündeki Julliane Moore inişli çıkışlı oyunculuk becerisiyle vasat üzeri bir görüntü çizmiş.

Her zaman çok beğendiğim William H. Macy (1950 - ) - hatırlayınız, Fargo(1996)'nun Jerry Lundegard'ı - Dedektif Milton Arbogast'ı mükemmel oynamış.
Aslından (Sidney Lumet imzalı 12 Öfkeli Adam(1957)'da da rol almış olan Martin Balsam (1919 - 1996)) da iyi Mr. Macy...

Viggo Mortensen, Lila Crane'nin sevgilisi Samuel Sam Loomis rolünde idare etmiş fakat Anne Heche kız kardeş Marion Crane rolünde epey sırıtmış.


Norman Bates'ler göz göze:Anthony Perkins (1932 - 1992) vs Vince Vaughn (1970 - )


Gelelim esas meselemize:

"Ne gerek vardı şimdi durup dururken böyle bir şeye?"

"Hitchcock'un kemikleri sızlamıştır mezarında." 

"Ne kadar anlamsız"

... gibisinden söylenmeye başladığınızı duyar gibiyim.



endişeli Gus van Sant (1952 - )
Film de zaten genel olarak benzer hatta çok daha beter eleştiriler almış (imdb notu: 4.6).

Sonunda Gus van Sant bile bu sinemasal deneyinin - ancak - hiçbir filmin birebir kopyasının çekilemeyeceğine dair bir kanıt olabileceğini samimiyetle itiraf etmiş.

Hollywood öncülüğünde - arada bir - bazı klasikler yeniden çekilmiştir, çekilir, çekilecektir de...



Lakin Psycho örneğinde benim bildiğim kadarıyla bir film ilk kez birebir kopyalanmaya çalışılmış.

Gus van Sant bu projesinde belli ki imkansızın altına imzasını atmış...



gizemli Alfred Hitchcock (1899 - 1980)



Alfred Usta yaşasaydı ne derdi bilemem ama ben bu türden girişimlere ne soğuk bakarım ne de sıcak;

en kötüsünden eski kuşak filmlerin/sinemacıların yeni nesillere tanıtılması - eskilere de hatırlatılması - açısından önem arz ettiğini söyleyebilirim bu türden örneklerin.







Ön yargıları bir kenara bırakıp - benim gibi - orijinaliyle kıyaslama yapmadan izlendiğinde bambaşka tatlar alınabilir kopyasından da pek ala bir filmin...

Çakma Psycho'yu iki kez izledim. Bildiğin Sapık renklenmiş, tazelenmiş...

Gus van Sant'ı cesaretinden dolayı tebrik etmek lazım.


Alfred Amcam yan gözle beni süzerek bir an kayıverdi gözüm önünden sanki piposuyla cameo misali...

Ürperdim birden...

Esen K.





6 Mayıs 2012 Pazar

YOL'un bizde pek bilinmeyen orijinal müzik kayıtları

İkinci el plakçılar, sahaflar, bit pazarları... Her biri kendi karakterine ve sahibine has nice gizli hazine barındırır tozlu raflarında, tezgahlarında... Tabii meraklısına; yığınla malı bıkıp usanmadan eşeleyip, burnunu hapşıra tıksıra dükkanın her bir köşesine sokabilene...

Yaklaşık iki yıl önce Kopenhag'da ikinci el bir plakçının alt katında bitlenirken rastladım ona: Yol'un film müzikleri; hem de Warner Bros tarafından basılmış. Hemi de tertemiz! O güne kadar varlığından haberim yoktu böyle bir kaydın.

Malzemeyi bir küp altın bulmuşcasına kaptığım gibi kasada buldum kendimi...

Kopenhag, oralara yolu düşen meraklısı için tam bir plakçı/plak cenneti!





Yılmaz Güney (1937 - 1984)


Zülfü Livaneli, Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye alan Yol filminin müziğini Stockholm'de Decibel Stüdyosunda Türk ve yabancı müzisyenlerle kaydetti. 

Daha sonra Yılmaz Güney ve Livaneli Paris'te birlikte çalışarak müziği filme yerleştirdiler.

Zülfü Livaneli o dönemin koşulları içinde Sebastian Argol (ekşi sözlükten feraye'ye göre Sebastian Abidin Dino'nun çok sevdiği bir isim, Argol ise Güzin Dino'nun haritaya bakıp bulduğu köyün adıdır) takma adını kullandı.

Uluslararası alanda büyük başarı kazanan Yol ile birlikte müziği de çok beğenildi.

Amerika'da Warner Bros, Avrupa'da ise Metronom ve Milan Disc firmaları film müziğini plak olarak yayımladı. Fransa'da '1980'lerin En İyi Film Müzikleri' CD'si dahil bir çok compilation (toplama, derleme) içinde kullanıldı.

1999 yılında filmin yenilenmesi sırasında müziği Ferhat Livaneli yönetimindeki bir orkestra tarafından tekrar kaydedildi.

















Yol'u izlemiş olan bilir: Müzik fondaki Anadolu coğrafyasıyla ve kahramanların öyküleriyle çok iyi bütünleşir.

Albüm, fonda görüntüler olmadan da keyifle dinlenebilir.

Bu memleketin insanı ne zaman ki yola gelir, sanat ve kültür değerlerine sahip çıkmayı öğrenir; ben de bir ata biner, Orta Asya'ya doğru yola gider o zaman...

Plağın arka kapağında yer alan; Yılmaz Güney'in Yol hakkında kaleme aldığı mesajı


Sebastian Argol'a Saygılar,

Toprağın bol olsun Çirkin Kral!

Esen K.





















2 Mayıs 2012 Çarşamba

Fellini'nin Sonsuz Sokaklar(La Strada)'ında Gelsomina'nın talihsiz kaderi





Zampanò (Anthony Quinn), ki Zampanooooo diye çağrılır, ekmeğini kasaba meydanlarında, panayırlarda gösteriler yaparak kazanan gezgin bir zanaatkardır. En ihtişamlı numarası, göğsü etrafına sardığı zinciri kaslarıyla patlatmaktan ibaret olan (cinsten)...


Zampanò, - o döneme has bir tür lanet - hastalıktan zayi olan asistanı Rosa'nın yerine bu kez onun küçük kız kardeşi Gelsomina'yı (Giulietta Masina) satın alır fakir, biçare annesinden 10,000 liret ve bir miktar yiyecek karşılığında. Nasıl olsa daha çok vardır onlardan... (Bugün trafficking olarak adlandırılan kadınların para karşılığı hizmet etmek üzere satılması belli ki o günün İtalya'sında varolan bir durumdur.)

Zampanò, - yol boyunca - Gelsomina'ya birkaç ufak-tefek numara gösterecek ve onun karnını doyuracaktır. Gelsomina ise bunun karşılığında Zampanò'ya eşsiz gösterilerinde eşlik ve asistanlık, mobil sarayında (motosikletten bozma bir karavan) hizmetçilik edecektir...

Minik yapılı gamsız Gelsomina ne kadar duyarlı, insancıl, sevgi dolu ise iri kıyım Zampanò bir o kadar duygusuz, sevgisiz ve fazlaca da zalimdir; kısacası çekilmez bir hanzodur kendisi.

İkilinin yolu bir gün büyükçe bir sirkte ip cambazlığı ve palyaçoluk yapan soytarı Il Matto (Richard Baseheart) ile kesişince işin rengi (bknz. afiş) değişmeye başlar...


Ara Not: Zampanò; ismini o zamanın Roma'sında birer küçük sirk sahibi olan Zamperla ve Saltanò - ki benzer biçimde Saltanoooo diye telaffuz edilir - adında iki şahsa borçludur. (Pink Floyd: Pink Anderson ve Floyd Council misali) 



Sözcük olarak yol anlamına gelen La Strada (The Road, 1954), İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalya'sında geçen ve o dönemde yaşanan sefaleti, yoksulluğu, çaresizliği beyaz perdeye aktaran, mizah dozu kıvamında, oldukça dokunaklı, trajik bir yol hikayesi... 


Özel hayatta Federico Fellini'nin eşi olan Giulietta Masina, Gelsomina ile dünya sinema külliyatına unutulmayacak çok enteresan bir karakter armağan etmiştir: Gelsomina, - olumlu anlamda - abartılı ve güçlü mimikleri ile La Strada'nın kalbidir, ritmidir adeta. Gelsomina'nın maskesi zihinden hiç çıkmayacak türden... Zampanò rolündeki Anthony Quinn'in katkısı ve desteği çok kıymetlidir; performansı mükemmel denecek düzeyde gerçekçi...


Nino Rota'nın müzikleri, filmin ağır duygu yükünü taşıyacak denli güçlü ve dramatik. Ana temanın melodisi; hani film biter, perde kapanır; sinema çıkışında eller cepte karanlık sokakta yürürken ıslıkla üflenmeye devam edilir ya, işte o cinsten...




           


Fellini (1920 - 1993), iş başında

La Strada, Federico Fellini'nin İtalyan Yeni Gerçekçilik akımından - kendisi kabul etmese de bunu - inceden uzaklaşmaya başladığı 1954 - 1960 arasındaki dönemin ilk eseri ve en kişisel olanıdır.


Fellini, "Duygusal açıdan değerlendirmem gerekirse La Strada bana en yakın olan; her şeyden önce, beni en iyi temsil eden, en otobiyografik filmimdir." diyerek La Strada'ya olan bağlılığını ifade etmiştir zaten.





Il Matto (The Fool): Ne kadar komik bir surat! Sen kadın mısın gerçekten? Enginar (surat) mı yoksa?, (diyerek eğlenir kendince)


Il Matto (The Fool): Belki de seviyordur seni (Zampanò'dan bahseder)?

Gelsomina: Beni mi?
Il Matto (The Fool): Neden olmasın? O bir köpek gibi davranıyor. Köpek de sana bakar, konuşmak ister, ama sadece havlar...


20. yy sinema sanatının dehalarından Federico Fellini'ye Saygılarım(ız)la,


Esen K.



Farklı bir açıdan:

La Strada'nın bir başka ilginç yönü kadın erkek arası ilişkilerine dair anlattıklarıdır. Filmin ana erkek karakteri Zampano  tam bir hiper maskulen olarak kurulmuştur. 
Bedeninin gücü ile para kazanan Zampano kadınlarla kurduğu ilişkide de onlardan faydalanmaktan başka bir şey düşünmemekte, herhangi bir duygusal bağ kurmuyor görünmektedir. 
Bunun tersine saflıkla tanımlanmış Gelsomina tüm yaşadıklarına karşın ona hizmet etmeyi Il Matto'nun da yönlendirmesiyle kendisine biçilmiş bir misyon gibi görmektedir. 
Film Gelsomina'nın gözünden bize Zampano'nun erkekliğinin farkında olmasa da onu ne kadar zavallı hale getirdiğini göstermektedir. Sadece kaslarının gücüyle var olan ve her istediğini alabileceğini düşünen Zampano aslında kendini yalnızlığa ve sevgisizliğe mahkum etmektedir. 
Il Matto ise Zampano'nun tersine duygularını yansıtmaktan, ilişki kurmaktan ve sevmekten korkmayan bir erkektir. Zampano gibi kas gücüyle değil, keman çalarak ve akrobatlık yaparak para kazanan Il Matto, tanıştıkları ilk günden Gelsomina'nın aşkını ve hayranlığını kazanmıştır. Gelsomina için Il Matto hiçbir zaman sahip olmadığı şefkat ve sevgiyi temsil etmektedir. Il Matto da bu sevgiye karşılık veriyor görünür ama Gelsomina'ya Zampano ile gitmesi gerektiğini çünkü onun buna ihtiyacı olduğunu söyler. 
Yani Gelsomina'nın hayattaki anlamı Zampano'ya ne olursa olsun katlanmak ve hizmet etmektir. Bu karar filmin ikinci yarısında yaşanacak trajik olayların başlangıç noktasını oluşturmaktadır.

İlknur H.


Filmin Künyesi:

La Strada (Sonsuz Sokaklar) - 1954

Yönetmen: Federico Fellini
SenaryoFederico Fellini, Tullio Pinelli, Ennio Flaiano
Görüntü Yönetmeni: Otello Martelli
Müzik: Nino Rota
OyuncularAnthony Quinn (Zampano), Giulietta Masina (Gelsomina), Richard Baseheart (Il Matto)
Yapımcı: Dino de Laurentiis, Carlo Ponti

Süre: 108 dak
Ses Kaydı: Mono
Renk: Siyah Beyaz



1 Mayıs 2012 Salı

Tarkovski 'nin tercihleri: Boynuz kulağı aşar mı?

Andrei Tarkovski, Nosthalgia (1983)'nın çekimleri başlamadan önce İtalya'da çekilen, 1983 yapımı, yönetmenliğini ve senaryosunu Tonino Guerra ile paylaştığı Tempo di viaggio (Voyage in Time) isimli belgeselde kendisine sorulan ve her yönetmene mutlaka defalarca yöneltilmiş, burada biraz farklı bir şekle bürünmüş olan klişe soruya hiç sıkılmadan samimi cevaplar vermiş:

Andrei Tarkovski (1932 - 1986)
Tonino Guerra sor(gul)ar: "Andrei, hangi yönetmenlere ne için teşekkür ederdin?"

Andrei Tarkovski cevaplar:


"Dovzhenko: La Terra (Toprak, 1930). Sessiz film. Çarpıcı bir yönetmen. Sessiz sinema döneminde mucizeler yarattı. Şiirsel sinema.


Bresson: Beni daima şaşırtmış ve herşeyden kendisini soyutlamasıyla etkilemiştir. Sinemada basitliğe ulaşabilmiş tek yönetmen. Müzikte Bach, sanatta Leonardo ve yazar olarak Tolstoy gibi. İnanılmaz basitliğin örneği.


Antonioni: Filmleri üzerimde güçlü bir etki bıraktı. Özellikle macera filmleri. Onun filmlerinde aslında hiç aksiyon olmaz. Ve bu yine de Antonioni filmlerinde "aksiyonun" anlamıdır. En çok bu hoşuma gidiyor.


Fellini: Onu, şefkati için, insanlara sevgisi için seviyorum. Onun basitliği ve yakın tonlaması için. Popülerliği için değil, daha çok insanlığı için ona çok değer veriyorum. Onun barok, coşkun, güzel....


Kenzi Mizoguchi: "Ugetsu (Pale Moon Tales), 1953" filmi, çekim ve oyunculuğunun basitliği, sadeliği ve inanılmaz alçakgönüllülüğü ile aşırı derecede şaşırtır.


Vigo: Duyarlılığı ve minnettarlığı ile modern Fransız sinemasının babası. İlk olarak, yeni dalga ve bu dalganın kıyıya vurdukları ve bu dalgadan geriye kalanlar. Fransız sinemasını o buldu ve hiç kimse ondan daha ileriye gitmedi.


Sergei Paradzhanov: Filmlerini büyük bir zevk ve minnet ile beğenirim. Düşünce şekli çatkı dolu ve şiirseldi. Güzelliği sevme yeteneği, kendi yaratıcılığı içindeki tamamiyle özgür olma özelliği...


Ingmar Bergman: Derslerini hatırlıyorum. Çok sevdiğim filmlerini... Ve kendi filmlerimi her yapmaya başlayışımda onları tekrar tekrar izlediğimi hatırlıyorum..."



Pekiiii, Bergman Tarkovski hakkında ne demiş acaba:


Ingmar Bergman (1918 - 2007)
"Onun ilk filmini (Ivan'ın Çocukluğu - 1962) keşfettiğimde bu bir mucize gibiydi. Birden kendimi anahtarını hiçbir zaman elde edemediğim bir kapının önünde buldum. Benim her zaman girmek istediğim, onun ise içinde çok kolaylıkla hareket ettiği bir odanın kapısı. Benim için Tarkovsky gelmiş geçmiş en büyük yönetmendir."

"Onun yaşamı bir yansıma olarak yakalaması ve yaşamı bir düş olarak görmesi, kendine ait ve başka kimsede olmayan yeni bir sinemasal dil oluşturmasına neden olmuştur." 


Boynuz kulağı aşmış mı dersiniz?

Andrei Tarkovski'ye Saygılarımla,

1 Mayıs'ımız Kutlu Olsun!

Esen K.

29 Nisan 2012 Pazar

Akira Kurosawa'nın Rashomon'u: İnsanoğlu zayıftır, o yüzden yalan söyler, hatta kendine bile!

Beş karakterden her biri diğerleriyle ortak yaşayıp, farklı bir açıdan göz(lem)lediği bir cinayet olayını onlardan farklı bir şekilde anlatıyorsa ortada bambaşka bir gerçek vardır ya da olabilir...

Japon sinema ustası Kurosawa, Rashomon ile yargının fizyolojisini masaya yatırmış.
Bu kurmacada neyin gerçek, neyin yalan olduğuna dair kararı verme insiyatifi -zekice- yargıyı temsil etmesi beklenen izleyene bırakılmış...    

Kurosawa, biyografisinde; "Rashomon'un hayatın bir yansıması olduğunu ve hayatın da hiçbir zaman berrak anlamlar taşımadığını" ifade etmiş.

Kurosawa'nın ve Japon sinema kültürünün külliyatında ve daha da önemlisi dünya sinema tarihinde çok mühim bir yer teşkil eden Rashomon dikkatle izlenmesi gereken bir fenomendir (Fr. phenomene; duyularla algılanan şey).

Rashomon'un değerli bir başka özelliği sinematografik anlamda çığır açıcı farklı denemelere girişilmiş; basit, yaratıcı yepyeni teknikler kullanılmış olmasıdır.
Kurosawa, işin görsel yanını neredeyse tamamiyle çok güvendiği görüntü yönetmeni Kazuo Miyagawa'ya teslim etmiş.
Miyagawa da bu fırsattan istifade ederek yaratıcılığını sonuna kadar kullanmış:

Kamerayı bir ilk olarak doğrudan güneşe nişanlamış mesela...







Rashomon, avangard (öncü) kimliği ile 20nci yüzyılın en yenilikçi ve yaratıcı sinema yapıtlarından biridir.

RASHOMON, gerçekle yalanı birbirinden ayıran ince bir çizgidir!

Büyük Usta Akira Kurosawa'ya Saygılarımla,

Akira Kurosawa (1910 - 1998)

Dip Not: Rashomon, antik Kyoto ile Nara şehirleri arasındaki Suzaku Avenue'nun güneyinde yer alan büyük geçit kapısıdır. Sözcük, 'Şehrin ana giriş kapısı' anlamını taşır.

Rashomon


Filmin Künyesi:

Rashomon - 1950

Yönetmen: Akira Kurosawa
Senaryo: Ryunosuke Akutagawa (hikayenin yazarı), Akira Kurosawa
Görüntü Yönetmeni: Kazuo Miyagawa
Oyuncular: Toshiro Mifune, Machiko Kyo ve Masayuki Mori

Süre: 88 dak
Ses Kaydı: Mono
Renk: Siyah Beyaz
Yapımcı: Daiei Motion Picture Company


İyi Seyirler,

Esen K.

Bir dakika ne kadar uzun sürebilir ki: Yanıtı Vargtimmen'de

Antik Romalılar gece ile şafak vakti arasında geçen zamana kurtların zamanı (Hour of the Wolf – Vargtimmen) derlerdi. İnsanlar bu zaman zarfında demon(iblis, cin)ların güçlerinin doruk noktasına ulaştığına inanırlardı. Onlara göre kabusların en sık görüldüğü bu saatlerde ölüm ve doğum oranları da artardı. 


İsveç dilinde bu tabir için bitişik bir sözcük kullanılır: Vargtimmen (Kurtların zamanı).

Demon'lar tarafından sık sık ziyaret edilen sanatçı Johan Borg (Max von Sydow) akıl sağlığını ve sanatsal cesaretini yitirmemek için ciddi bir mücadele vermektedir. Tüm gayretine ve soğukkanlılığına karşın Johan'a yardımcı olamayan çaresiz eşi Alma (Liv Ullmann) ister istemez onun halüsinasyonlarına ortak olmaya başlar. İlerleyen zamanla birlikte Johan'ın zihni çözülmeye devam edince, Alma; aşkı, sevgisi ile kendi hayatı ve geleceği arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. 

Baştan uyarayım: Film karanlık ve zor bir psikolojik dram tadında... Hatta horror bir tarafı bile olduğu söylenebilir...

Filmden alıntıladığım ve beni çok etkileyen yaklaşık 1.5 dakikalık bir kesit var ki... Hani zamanın göreceliğine kanıt olabilecek kadar sağlam bir sahne. 

Görecelik derken, bazen bir dakika bir ömür gibi gelir ya insana, bazense bir ömür göz açıp kapayıncaya kadar akıp geçer ya... 

Alma'ya ve izleyene bir ömür gibi gelen O bir dakikayı sunuyor bize Johan:






Sormak isterim sessizce; O bitmek bilmeyen bir dakikada yaşadığın; Alma'ya, bana yaşattığın bir kabus değilse nedir ya da kabus nedir Johan




Ne görmek istersen onu görürsün!

Filmin Künyesi:

Vargtimmen (Hour of the Wolf) - 1968

Yönetmen: Ingmar Bergman
Senaryo: Ingmar Bergman
Görüntü Yönetmeni: Sven Nykvist
Oyuncular: Max von Sydow, Liv Ullmann ve Gertrud Fridh

Süre: 90 dak
Ses Kaydı: Mono
Renk: Siyah Beyaz
Yapımcı: Svensk Filmindustri (SF)

Esen K.



28 Nisan 2012 Cumartesi

Her daim güncel kalacak bir başyapıt: Ingmar Bergman'ın Skammen'i

Savaş dediğin nedir ki? 1, 2 ya da 3 değil de 100, 1000, 10000, 100000 belki de 1000000larca insanın katledilmesidir altı üstü, öyle değil mi...


Düşünsenize; küçücük bir adada orta yaşlı bir çift olarak, siyasetle, dışarda olan-bitenle, şunla-bunla hiçbir alakanız yokken, bahçenizde, seranızda ufak-tefek tarım yaparak iyi kötü geçinip, mutlu-mesut yaşayıp giderken mütevazi yuvanızda;
bir anda kimin kiminle karşı karşıya olduğu belli olmayan ve her an birileri tarafından öldürüleceğinizi bildiğiniz ama bunun kimin tarafından gerçekleştirileceğini kestiremediğiniz bir savaş durumunun ortasında buluverirsiniz kendinizi bir anda...

Sonrası: Silahlar, bombalar, savaş şemsiyesi altında cereyan eden kişisel ve karşılıklı sorgulamalar, hesaplaşmalar, savaşan her iki taraftan da gelen tacizler, vesaireler...

Derken Bergman'ın psikolojik derinliği yine eksik olmayan en toplumsal-gerçekçi yapıtıyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim.

Her daim güncelliğini koruyacak, unutulmayacak sağlam bir eser...


Hepimiz utanmalıyız etrafta olup-bitenden!


Liv Ullmann ile Max von Sydow'un oyunculukları ve Sven Nykvist'in görüntüleri her zamanki gibi olağanüstü.

Fazla söze gerek yok. Gözlerinizin, kulağınızın ve kalbinizin pasını silin derim arada bir iyi sinema örnekleri ile...

Ingmar Bergman Usta'ya Saygılarımla,

Eva (Liv Ullmann) ve Jan Rosenberg (Max von Sydow)


Filmin Künyesi:

Skammen (Shame) - 1968

Yönetmen: Ingmar Bergman
Senaryo: Ingmar Bergman
Görüntü Yönetmeni: Sven Nykvist
Oyuncular: Liv Ullmann, Max von Sydow, Sigge Fürst ve diğerleri.

Süre: 103 dak
Ses Kaydı: Mono
Renk: Siyah Beyaz
Yapımcılar: Cinematograph AB, Svensk Filmindustri (SF)

Esen K.